Screenshot_5
KALÇA KİREÇLENMESİNE DİKKAT !

KALÇA KİREÇLENMESİNE DİKKAT !

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op.Dr.Alperen Korucu konu hakkında önemli bilgiler verdi.

Kalça kireçlenmesi toplumumuzda en sık görülen hastalıklardan birisidir. Kalça kireçlenmesi, bazı sebeplerle kalça ekleminde meydana gelen kemiklerin yüzeyini saran kıkırdağın aşınması ve zaman içersinde kemiklerin deformeye uğramasına denir.Kalça kireçlenmesi kasıkta oluşan ağrı ve kalça eklem hareketlerinin kısıtlanması ile kendini gösterir.

Kalça kireçlenmeleri doğumsal ya da sonradan oluşan yapısal kusurlar (kalça çıkığı,travma,çocukluktan gelen kalça kemiği hastalıkları gibi…) sebebiyle zamanla kalça eklemindeki kıkırdağın aşınmasına bağlı olarak ortaya çıkabilir.Ayrıca bazı kişilerde sebebi bilinmeyen kalça kireçlenmeleri de oluşabilir.

Kalça kireçlenmesi 60 yaşından sonra ortaya çıkabileceği gibi çocukluk döneminde oluşan kalça eklemi hastalıkları sonrası veya doğuma bağlı oluşan kalça çıkığına bağlı olarak küçük yaşlarda da meydana gelebilir.

Kalça kireçlenmesi hastalarda günlük yaşamı olumsuz yönde etkileyen bir rahatsızlıktır.En önemli belirtisi ağrıdır.Ağrı,kasık bölgesi ya da kalçada, bazen de diz ya da uylukta hissedilir.Bu ağrı sebebiyle günlük yapılan aktivitelerde (Çorap giyme,oturup kalkma,merdiven çıkıp inme,araca binmek gibi…) güçlük yaşanması önemli belirtiler arasındadır.Ağrının ardından hareket kısıtlılığı meydana gelir.Eklem etrafında hafif şişlik,bir eklem büküldüğü zaman tıkırtı veya çıtırtı sesi gelmesi de kalça eklemi kireçlenmesi belirtileri arasındadır.

Hastalığın tanısı hasta öyküsü ve fiziki muayene ile konulur.Ancak diğer kalça eklemi hastalıklarından olup olmadığına ayırıcı tanı yapmak için çoğunlukla ilk olarak röntgen filmi çekilmelidir. Bazı özel durumlarda ise MR ve bilgisayarlı tomografi incelemesi gerekli görülebilir.

Op.Dr.Alperen Korucu,”Kalça kireçlenmesinde konservatif ve cerrahi olarak tedavi edilir.Çeşitli eklem içi enjeksiyonları yapılabilir.Bu enjeksiyonlarla beraber kalça ekleminin ömrü uzatılabilir.Bunun için uzman hekimden randevu alınıp muayene olunmasında fayda vardır.Erken tanıda ameliyata gerek yoktur.Hastaya ağrı kesiciler kullanması, yürürken destek kullanması, fizik tedavi yöntemleri, varsa fazla kilo verilmesi önerilir.”dedi.

Screenshot_10
CİLT SORUNLARI ÇÖZÜMSÜZ DEĞİL !

CİLT SORUNLARI ÇÖZÜMSÜZ DEĞİL !

Plastik,Rekonstrüktif  ve Estetik Cerrahı Op.Dr.Celal Alioğlu konu hakkında önemli bilgiler verdi.

Günümüzün popüler medikal estetik işlemlerinden bir tanesi olan çapraz bağsız hyaluronik asit enjeksiyonu bilinen ismiyle gençlik aşıları gerçekten etkili midir?

Gençlik aşısı dediğimiz ürünlerin içerisinde temel olarak cildimizin ve bağ dokumuzun yapısında olan çeşitli ürünler yer almaktadır. Aslında bu ürünler yeni nesil mezoterapi ürünleri olarak adlandırılabilir. İçeriklerinde temel ürün olarak dolgularda yer alan hyaluronik asit bulunmaktadır. Bununla beraber ek olarak cildin ihtiyaç duyduğu çeşitli vitamin, mineral ve proteinler de yer alır.

Mezoterapi, deri üzerinde birçok rahatsızlığın tedavisinde kullanılır. Saç tedavisi, çatlaklar, lekeler, yara izleri, cilt yenileme, bölgesel zayıflama, selülit, anti-aging ve deri hastalıklarının tedavi edilmesi için kullanılan bir yöntemdir. Cilt altındaki kolajen ve elastin yapılarını uyararak etki etmeye başlar. Mezoterapi tedavisine başlayan hastaların sıkça sorduğu soruların başında “Mezoterapi etkisi ne kadar sürer ve kalıcı mıdır?” gelir.

Mezoterapi uyguladıktan sonra gözle görülür olumlu etkileri görebilirsiniz. Tedavinin sonucu ise 2 ile 4 ay sürmektedir. Tam olarak istenen noktaya gelinmesi 4 ila 6 seans arasındadır. Seansların önerilen aralığı ise 15-20 gün arasıdır. Mezoterapi tedavisi kalıcı bir çözüm değildir. Cildin tipi ve dış etkilere göre kalıcılık süresi farklılık gösterir.

Gençlik aşısı olarak bilinen Somon DNA aşısı hyaluronik asit ve Somon DNA’dan oluşan bir aşı tedavi uygulamasıdır. Somon DNA aşısı sonrası ciltte hızla artan nem ve elastikiyet parlaklık sağlar.

Somon DNA aşısı nasıl uygulanır?

Cilt altına küçük iğneler yardımıyla Somon DNA tedavisi uygulanır. Bu uygulamadan önce cildin nem oranını artırmak için nemlendirme prosedürleri uygulanır. Hyaluronik asit ile cildin nem oranı düzenlenir ve tedavi için altyapı hazırlanmış olur. Nemlendirme aşaması yaklaşık 1-1,5 hafta sürmektedir. Daha sonra somon balığı sütünden hazırlanan serum deri altına enjekte edilir. Bu tedavi sonrasında ayrıca ciltte ölü deriler canlanır ve ciltte yenilenmeler görülür.

Somon DNA aşısı kaç seans uygulanır?

Somon DNA aşısı 1 ile 5 seans arasında hastanın cildinin durumu ve ihtiyacına göre uygulanır. Tedavi aralıkları 1-3 hafta arasındadır.

Somon DNA aşısı yaşlanmaya bağlı cilt kırışıklıkları, vücut çatlakları, göz altı morluklarında, el üstü kırışıklıklarda, akne ve sivilcelerin oluşturduğu yara izlerinin tedavisinde uygulanmaktadır. Hücre yenileyici olan Somon DNA aşısı cildin sarkmasına engel olur. Hastalar Somon DNA aşısı sonrasında sağlıklı, ışıltılı ve pürüzsüz bir cilde kavuşur. Tedavinin uygulama aşamasında hastalar günlük hayatlarına devam edebilirler. Tedavi sonrası sadece ciltte hafif bir kızarıklık oluşur ve gün içinde kendiliğinden kaybolur.

Somon DNA aşı tedavisi lazer ve RF uygulamalarıyla birlikte kullanıldığında çok daha fazla etki gösterir. Ayrıca botoks öncesi uygulandığında kırışıklıkların giderilmesi sürecini hızlandırır. Somon DNA aşısıyla beraber uygulanmaması gereken yöntem ise dolgudur. İki işlemin bir arada yapılması önerilmemektedir.

Somon DNA aşısı kimlere uygulanmamalıdır?

Op.Dr.Celal Alioğlu,”Kalp hastalarında ve ilaç tedavisi uygulanan kişilerde, hamilelerde, insülin kullanan diyabet hastalarında, kan pıhtılaşması sorunu yaşayanlarda ve felç riski geçirme riski olan hastalarda Somon DNA aşısı uygulanmamalıdır.Bunlara ek olarak tedavi sürecinde aspirin gibi kan sulandırıcı ilaçların kullanılmaması önerilir. Bu tür ilaçlar tedavi sırasında morluk ve ödemin oluşmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle tedavi sürecinde içilmemesi gerekir.Bu önlemlerin dışında Somon DNA aşısının alerji riski bulunmaz, kadın-erkek fark etmez genç veya ileri yaşta tüm ciltlere uygulanabilir. ”dedi.

Screenshot_2
YORGUNLUKTAN KANSIZLIĞA BİRÇOK SORUNA YOL AÇIYOR !

YORGUNLUKTAN KANSIZLIĞA BİRÇOK SORUNA YOL AÇIYOR !

Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Salim Balin konu hakkında bilgiler verdi. 
Haşimato,bağışıklık sisteminin tiroid bezine saldırdığı ve bu kısımda hasara neden olan bir bağışıklık sistemi (otoimmün) hastalığına denir.Bu durum tiroid bezinin iltihaplanmasına  neden olabilir.Ayrıca uzun zamanda yeteri kadar tiroid hormonu salgılanamamasına (hipotiroidizm) yol açar.Hipotiroidi  vücuttaki pek çok sistemi etkileyerek yavaşlamasına sebep olur.
Haşimato kadınlarda daha sık görülse de her yaştaki kadın ve erkeklerde ortaya çıkabilir.
Haşimato Hastalığı Belirtileri Nelerdir ?Kansızlık,yorgunluk,depresyon,saç dökülmesi,çok üşüme,adet düzensizliği,nedensiz kilo alımı,soğuğa karşı dayanıksızlık,dilde büyüme,tırnak kırılması,unutkanlık,kuru cilt,ciltte kalınlaşma gibi…

Son zamanlara düşük doz lazer terapisi (LLLT = Low Level Laser Therapy) haşimato hastalığı tedavisinde umut verici sonuçlar göstermektedir.

Bu tedavinin etki mekanizması tiroit dokusunun kanlanmasını fazlalaştırıp kronik enflamasyonunun (yangı) azalmasını sağlayarak hücrelerin hasar görmesini aza indirip hormon üretim kapasitesini fazlalaştırmaktadır.

Yalnız bu tedavi,tiroit kanseri olanlara, radyo aktif iyot tedavisi geçirmiş olanlara ve tiroit dokusu ameliyatla alınmış kişilere uygulanamaz.

Op. Dr. Salim Balin ,”LLLT tedavisi;Yan etkisi olmayan,uygulanması kolay ve kısa süren işlem süresi ile konforlu bir uygulanamadır.Bu yöntem sayesinde hastaların yoğun yaşamış olduğu şikâyetler geriler ve bazı şikayetlerinde geçtiği gözlenmektedir. Yine bu zaman zarfında tiroit ilacına olan ihtiyacın ya azaldığı veya tamamen ortadan kalktığını görülür. Hasimato hastalığı olan hastalarda Lazer tedavisi ile birlikte kişiye uygun olan beslenme programı, takipli olduğu doktor tarafından yapılacak olan mikro besin desteği ile birlikte stresi kontrol edebilen ve uyku düzenlerini sağlayan hastalarda daha da etkili olduğunu söyleyebiliriz.”dedi.

Screenshot_1
HAMİLELİKTE KAŞINTI NEDEN OLUR ?

HAMİLELİKTE KAŞINTI NEDEN OLUR ?

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Meral Sönmezer konu hakkında önemli bilgiler verdi.

Gebelik döneminde meydana gelen değişiklikler ile anne adaylarının vücut bakımlarına çok daha fazla özen göstermeleri gerekmektedir. Yine bu dönemde vücuttaki değişikliklere bağlı olarak gelişen kaşıntı da sık karşılaşılan bir sorundur. Fiziksel farklılıkların yoğun yaşandığı bu süreçte kaşıntının, genellikle kandaki hormonlar gibi belirli kimyasalların yüksek seviyelerinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Ancak geçmeyen kaşıntı bazen ciddi hastalıkların da habercisi olabilmektedir.

Hamilelikte kaşıntı neden olur?

Hamilelik dönemi şikayetleri arasında sık rastlananlardan biri olan kaşıntı, özellikle ilk aylardan itibaren ciltte meydana gelen kuruma ve dökülmelere bağlı olarak görülebilmektedir. İlk 3 aylık dönemde artan progesteron hormonuna bağlı gelişen bu durum, bazı kadınlarda giderek azalsa da bazılarında hamileliğin sonuna kadar devam edebilmektedir. Bunun yanı sıra özellikle karın bölgesinde görülen kaşıntıların temel sebebi, bebeğin büyümesi ile doğru orantıda gelişengerginleşmedir. Karın bölgesinin yanı sıra bu dönemde, göğüs bölgesinde de kaşıntı sorununa sıklıkla rastlanmaktadır.

Cilt neminin azaldığı hamilelik dönemi boyunca devam eden kaşıntıların, geçmemesi halinde mutlaka tedavi edilmesi önemlidir. Hekim tarafından tavsiye edilen birtakım krem ve jeller ile rahatlama sağlansa da uzun süreli kontrol edilemeyen kaşıntılara neyin sebep olduğunu öğrenmek bu süreçte bazı hastalıkların erken tanı ve tedavisini mümkün kılmaktadır.Öyle ki kaşıntı, obstetrik kolestaz (OC) olarak da bilinen ve intrahepatik gebelik kolestazı (ICP) adı verilen bir karaciğer hastalığının belirtisi de olabilir.

Gebeliğin intrahepatik kolestazı nedir?

Gebeliğin genellikle ikinci yarısında ortaya çıkan bu karaciğer bozukluğu, yaygın kaşıntı ve artmış serum safra asitleri ile karakterize olan ciddi bir hastalıktır. Bebek için hayati tehlike oluşturabilecek bu durumda, safra akışının düzgün bir şekilde oluşmaması veya tamamen durması sonucunda karaciğerde asit birikimi meydana gelmektedir. Bununla birlikte safra asitleri zaman içerisinde kana karışmakta ve dolaşımı olumsuz etkilemektedir. Başta avuç içleri ve ayak tabanları olmak üzere göbek, vajina, saç derisi, göğüs çevresi ve makat bölgesinde kaşıntıya neden olan kolestazın diğer semptomları ise şu şekildedir:

• İştah azalması,

• Motivasyon kaybı ve depresyon,

• Yorgunluk hissi ve isteksizlik,

• İdrar renginde koyulaşma,

• Gaita renginde açılma,

• Seyrek olarak cilt ve gözlerde sararma meydana gelmesi,

• Mide bulantısı ve kusma,

• Karnın sağ üst kısmında yoğunlaşan ağrı.

Gebelik kolestazı tanı ve tedavisi

Kolestaz tanısı konulmadan önce anne adayının muayene edilmesi ve kaşıntıya sebep olabilecek diğer olası ihtimallerin elenmesi gerekmektedir. Sonrasında ise çeşitli kan testleri, karaciğer fonksiyon testleri, safra kesesi ultrasonu ve hepatit testleri yapılarak tanı kesinleştirilebilmektedir.

Teşhis konulmasının hemen ardından kişiye uygun ilaçların kullanılmaya başlanması ile safradaki asit miktarı kontrol altına alınmaktadır. Ayrıca anne adayına, safra yollarındaki bozukluk nedeniyle emilimi azalan gıda ve vitaminler için çeşitli takviyeler reçete edilmektedir. Kaşıntı tedavisi için de uygun kremler veya ursodeoksikolik asit gibi safra asitlerini azaltmaya ve kaşıntıyı hafifletmeye yardımcı olan bazı ilaçlarkullanılabilir.

Hamilelik kaşıntısının diğer nedenleri;

Elbette ki hamilelik döneminde ortaya çıkan her kaşıntının intrahepatik gebelik kolestazı nedeniyle oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Bu noktada gebeliğin, egzama veya sedef gibi cilt sorunlarını artırıcı etkisini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Bununla birlikte hızlı kilo alımı sonucu bazı kadınların ciltlerinde çatlaklar meydana gelebilmekte ve bu da deri deformasyonuna bağı kaşıntı oluşumuna sebep olabilmektedir. Yine gebelik döneminde daha yoğun görülen ve özellikle 35’inci haftadan sonra ortaya çıkan ürtikeryal döküntüler de bir diğer kaşıntı sebebidir.

Op. Dr. Meral Sönmezer,”Gebelik döneminde gün aşırı olmak üzere kısa süreli ve ılık duşlar yapmak ve özellikle de duştan sonra doktorun tavsiye edeceği uygun nemlendiricileri kullanmak, cilt sağlığını ve nemini korumak adına oldukça faydalıdır. Bunun yanı sıra atopik veya alerjik ciltlerde daha fazla görülen ürtiker, egzama ve sedef gibi hastalıklar için de uygun bir tedavi planlamasının yapılması, bu süreçte görülen kaşıntıları rahatlatacaktır.”dedi.

Kan dolaşımının düzene girdiği gece saatlerinde kaşıntılar daha da artabilmektedir. Bu durumda uygulanacak birtakım hayat tarzı değişiklikleri de kaşıntıların kontrol altına alınmasına yardımcı olacaktır. Buna göre:

– Islak mendil veya antibakteriyel sabunların kullanımı azaltılmalıdır,

– Cilt ile temas eden ürünlerin doğal içerikli olmasına dikkat edilmelidir,

– Pamuklu ve bol kıyafetler tercih edilmelidir,

– Vücut temizliğine özen gösterilmeli ve cildi tahriş edebilecek ürünlerden kaçınılmalıdır,

– Gün içerisinde yeterli su içilmeli, taze sebze ve meyvelerin tüketimine özen gösterilmelidir.

Screenshot_1
BU SORUN ERKEKLERDE ÖZGÜVEN KAYBINA NEDEN OLUYOR !

BU SORUN ERKEKLERDE ÖZGÜVEN KAYBINA NEDEN OLUYOR !

Üroloji Uzmanı Op.Dr.Muharrem Murat Yıldız konu hakkında önemli bilgiler verdi.

En sık görülen cinsel işlev bozukluklarından biri erkeklerde sertleşme bozukluğu ya da diğer adıyla iktidarsızlıktır. 40 yaşın üstündeki erkeklerin % 40’i sertleşme bozukluğu yaşayabilmektedir. Bu oran ülkemizde yaklaşık 16 milyon hastaya denk gelmektedir. Bu durum özgüven kaybına sebep olduğundan psikolojik hatta aile içi şiddete kadar varan sorunlara neden olmaktadır.

Penisin ilişki sağlayacak kadar sertlik sağlayamaması ya da karşı tarafı tatmin edecek kadar uzun süreli ilişkiyi sürdürememesi durumuna genel olarak erektil disfonksiyon diyoruz.

Sertleşme bozuklukları nedenleri arasında ;

-Kullanılan bazı ilaçların yan etkileri

-Damar sertliği, periferik damar hastalıkları, kalp krizi, hipertansiyon

-Diyabet ve yüksek kolesterol

-Uyku apnesi ve Koah hastalığı

-Tiroid hastalıkları

-Psikolojik sorunlar ( Stres bozukluğu, cinsel performans anksiyetesi,depresyon gibi…) yer almaktadır

Erektil disfonksiyonda kullanılacak birçok tedavi yöntemi vardır. Günümüzde bunlardan en popüler ve yenilikçi olanı ESWT –LSWT Ekstrakorporal Şok Dalgası Tedavisi – Düşük dereceli Elektromanyetik Kaynaklı Şok Dalgası Tedavisi dir. Penisin dış yüzeyinden şok dalgaları veya elektromanyetik dalgaların uygulanması ile; penis içinde damar yapımının kök hücre düzeyinde uyarılarak, damarlanma yapısı ve kan akımının arttırılması amaçlanmıştır. Yeni oluşan damarlarla kan akımı arttırılarak, peniste kan birikmesi artmaktadır ve sertleşme ereksiyon oluşmaktadır.

Bu tedavinin erkeğe hiçbir zararı yoktur. Üstelik penisin boyunda büyüme ve etrafında da kalınlaşma sağlamaktadır. ESWT tedavisi ya da LSWT tedavisi haftada bir kere uygulanan 6 haftalık bir tedavi sürecidir. Bu süreçte hastaya her seansta yaklaşık 3 bin 500 şok dalgası verilir.

Günümüzde yapılan yanlış uygulamalarla başarı şansı düşmektedir. Klasik araştırmaların yapıldığı izlemler 6 hafta üzerinden olup yanlış uygulamalar ile 4 hafta gibi bir süreye indirilerek 2 parti yapılması kural dışı bir durumdur. Aynı şekilde pnömatik şok cihazları ile yapılan işlemler başarıyı düşürmektedir Ayrıca dalganın dokuya ulaşım ve yansıma süreci içinde yapılan sık dalga vurumları ile dalga nötralizasyonu oluşmakta tedavinin verimsizliği oluşmakta hasta terapide yarar sağlamamaktadır.Tedavinin püf noktası buradadır.

Hasta cihazda tek başına bırakılmamalı.Hastanın bütüncül tıp yaklaşımıyla; hormon yapısı, psikosomatik durumu, geleneksel enerji tıbbı yönünden eksiklikleri, akupunktur zayıf hatlarının düzenlenmesi, hacamat, fitoterapi ve aromaterapi ile bütüncülü bir yaklaşım olarak ele alınması gerekiyor.

Erektil disfonksiyon doktorun özverisi, hastanın iyileşme gayreti ile aşılabilen bir engeldir. Tedavisi olan hastalıklardan birisidir.

Protez bir çözüm değildir. Hastaya psikolojik ve biyolojik olarak yarar sağlayan bir yöntem değildir. Hastanın sadece karşı cinse üstünlüğünü göstermesini sağlayan bir yöntemdir. Ama hastanın hipofizer aksında biyoritim düzeyinde fonksiyonel ereksiyon da yararı olmayan bir yerine koyma yöntemidir. Yaklaşık 10 yıl içinde protezin tekrar değiştirmesini gerektiren, anatomik fizyolojik açıdan geri dönüşümü olmayan bir cerrahi yöntemdir.

Holistik / integratif yani bütüncül tıp yaklaşımıyla Androterapi/ Androteraphy yaparak hastanın iyilik hali sağlanabilimektedir.

Hasta grubumuzu, özellikle radikal prostatektomi cerrahisinin sonrası gelişen sertleşmeme sorunları / erektil disfonksiyon; diyabetik, hipertansif ve kronik hastalıklara bağlı gelişen damarsal ve sinirsel bozukluklar, psikosomatik bozukluklar ile oluşan sertleşmeme sorunları / erektil disfonksiyon ile erken boşalma, erken inme, zevk alamama, yeterli meni miktarı olmaması gibi hasta grupları oluşturmaktadır.

Cinsel fonksiyonların tedavisinde Manyetik Koltuk Tedavisi; erken boşalma, geç boşalma ve orgazm bozuklukları, idrar kaçırma problemlerinde etkili yöntemlerdendir.

Eswt yanında P-Shot ozonlu CGF uygulaması mezoterapik olarak penis damar yapılarında ultrasonografik olarak ölçülebilen iyileşmelere yol açabilmektedir. Major Kan Ozon uygulamaları mikro sirkülasyon ve ana damarlarda oksijen miktarını artırarak plakların erimesi ve damarların açılması yoluyla diabetik arteryal kaynaklı erektil disfonksiyonda yüz güldürücü sonuçlara yol açmaktadır.Yakin bir gelecekte penil protez takılmasının azalarak fonksiyonel tedavilerin ön plana çıkacağı düşünülmektedir.

Screenshot_4
Sigara İçmenin Kalp Sağlığına Etkilerine Dikkat !

Sigara İçmenin Kalp Sağlığına Etkilerine Dikkat !

Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı Dr. Muharrem Arslandağ konu hakkında bilgiler verdi.
Kalp ve damar hastalıkları gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki en önemli ölüm nedeni olarak ön plana çıkmaktadır. Gelişmiş olan ülkelerde oran daha yüksek olmakla birlikte ülkemizde tüm ölümlerin % 40’ ına kalp ve damar hastalıkları neden olmaktadır. Sanayileşme ve gelişen teknoloji ile bu oranında yıllar öncesine göre peyderpey bir artış olmuştur. Özellikle bu yüzyılın başlarında en önemli ölüm nedenleri infeksiyon hastalıkları iken yüzyılın sonlarına doğru ilk sıraları damar hastalıkları almıştır. Başta tütün ve tütün ürünlerinin kullanımı olmak üzere tansiyon yüksekliği, kolesterol yüksekliği, şeker hastalığı, ailevi geçiş, stres, sedanter yaşam, alkol tüketimi başta olmak üzere dengesiz beslenme gibi pek çok faktör bu hastalıkların gelişmesine neden olarak kanıtlanmıştır.
Damar sistemi hastalıkları pek çok değişik formda klinik olarak karşımıza çıkmasına rağmen en çarpıcı olan şekilleri kalp damar hastalıkları ve inmedir. Kalp ve beyin gibi bu iki hayati dokunun kan akımındaki kısa veya uzun süreli tam ve kısmi bir azalma hayati sonuçlar doğurabilir. Kalbin pompa fonksiyonundaki ani bir azalma basit bir göğüs ağrısından ani kalp ölümüne kadar uzanan bir yelpazede klinik sonuçlar doğurabilir. Aynı şekilde beyin dokusunun yeterince kanlanmaması da felç yani inme denilen ciddi nörolojik arazlara neden olabilir.

Kalp Damar Hastalıkları Neden Oluyor?
Kalp ve damar sistemi hastalıklarına değiştirlebilir ve değiştirlemez birçok faktör neden olmaktadır. Bunların bir kısmı çevresel bir kısmı ise genetik kökenlidir.

Bunların en sık görülenleri şunlardır :
1. İleri yaş
2. Erkek cinsiyet
3. Ailede kalp ve damar hastasının olması
4. Tütün ürünlerinin kullanılması
5. Kolesterol yüksekliği
6. Tansiyon yüksekliği
7. Şeker hastalığı
8. Alkol tüketimi
9. Stresli hayat tarzı
10. Spor yapılmaması, hareketsiz hayat
11. Menopoz
12. Olması gerekenden daha kilolu olmak
Gelişen sanayileşme ve modernizasyon ile uzayan yaşam süresi başta damar sistemi hastalıkları olmak üzere kronik hastalıkların görünürlüğünü arttırmıştır. Beklenen yaşam süresinin uzaması ile özellikle şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği ve kolesterol metabolizma bozuklukları daha sık karşılaşılır olmuştur. Bu risk faktörleri içinde hem değiştirilebilir olması hem de öneminin yüksek olması nedeniyle şu 3 tanesi çok dikkatli olunması gereken faktörlerdir; Kolesterol yüksekliği, tütün ürünlerini kullanımı, tansiyon yüksekliği
Sigara Tüketiminin Kalp Dokusuna Etkileri
Tütün ürünlerinin tüketilmesi ile kalp hastalıkları arasında ciddi bir doğrusal ilişki vardır, tüketilen sigara miktarı ve tüketim süresi arttıkça bu risk de artmaktadır. Sigara tüketiminin kalp hastalıklarına neden olduğu çok uzun zaman öncesinden beri bilinen bir gerçektir. 2. Dünya Savaşı zamanından beri yapılan klinik ve deneysel çalışmalarda sigara kullanımının zararlı etkileri değerlendirilmiştir. Damarlarımızın en iç yüzeyini çepeçevre saran ve benzersiz fonksiyonlara sahip olan “endotel” denilen hücreler topluluğu sigara içiminden en önce etkilenen hücrelerdir. Sigara tüketimi ile bu pürüzsüz yüzey, özelliklerini kaybetmeye başlar ve zamanla damar daralır. bu damarın beslediği dokuda kan akımı azalır ve doku yeteneklerini kaybeder veya aniden kan azalması yaşanırsa dokuda gangren gelişir.
Sigara tüketimi kan kolesterol değerlerini bozmaktadır. Sigara içimi ile iyi kalpli kolesterol olan HDL kolesterol seviyesi azalır ve özellikle kötü kalpli kolesterol olarak bilinen LDL kolesterol düzeyi artar, bu dengenin bozulması ile artan kolesterol damar içinde birikmeye başlar ve damar sertliği denilen hastalık gelişir. Ayrıca sigara tüketimi kanın akışkanlığını azaltır ve pıhtı gelişmesini kolaylaştırır. Zaten azalmış olan kan akımına bir de pıhtı gelişimindeki kolaylaşma eklenince kalp krizi belirgin olarak artar.
Ayrıca sigara içinde yanma ile ortaya çıkan karbon monoksit, formaldehit, nitrozaminler, akrolein, azot oksitleri gibi zehirli gazlar sigara içimi ile kan dolaşımına geçer. Bu maddeler damar duvarının bozulmasını hızlandırır ve özellikle damar direncini yükseltir. Artan direnç kan akım hızını azaltır ve damarın zarar görebilmesi ihtimalini arttırır.

Bu şekilde düşünüldüğünde sigara içmek kalp krizi ve inme riskini belirgin olarak arttırmaktadır. Sigara içmeye devam etmek ortalama olarak kalp krizi riskini hiç içmeyen insanlara göre en az 6-7 kat arttırır. Sigara içmeyi bırakmak ise bu riski yavaş yavaş azaltır. Risk, 3-4 yılda yarı yarıya iner, 7-8 yılda iyice azalmış olur. Bu nedenle sigaranın bırakılması son derece önem taşımaktadır. Ancak yine de kliniklere sigara bırakılması ile başvuran hasta sayısı oldukça azdır. Kalp ve damar sağlığınız için sigara içmekten vazgeçin ve sigara içilen ortamlardan uzak durun, unutmayın ki pasif içiciler denilen sigara dumanına maruz kalan ve sigara kullanmayan vatandaşlar da bu riskleri taşımaktadırlar.

Screenshot_12
BURUN ESTETİĞİ İLE İLGİLİ 5 YANLIŞ İNANIŞ 

BURUN ESTETİĞİ İLE İLGİLİ 5 YANLIŞ İNANIŞ 

Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op.Dr.Bahadır Baykal,Burun estetiği ülkemizde ve dünyada oldukça sık yapılan bir operasyondur.Fakat bu operasyon ile ilgili doğru bilinen yanlışlarda yok değil !

Burun ameliyatı, kişilerin genel yüz görünümünü geliştirip iyileştirdiği için, yüz plastik cerrahi sonuçlarını beraberinde getirir. Aynı zamanda kişinin burun yapısından kaynaklı deviasyon gibi problemlerin düzeltilmesine ve burun fonksiyonlarının sağlıklı bir şekilde çalışmasına olanak sağlar.


Burun estetiği ameliyatları her ne kadar en fazla yapılan estetik cerrahi girişimlerinden biri olsada halk arasında, burun estetiği prosedürleriyle ilgili pek çok efsane dolaşıyor.

Bu yanlış inanışlar ve yargılar şöyle :

1.            Burun estetiği oldukça basit bir ameliyat.
Burun estetiği, oldukça yaygın bir prosedürdür. Ve genel inanışın aksine oldukça karmaşık ve zor bir prosedürdür. Bu nedenle başarılı bir burun estetiği sonucu için, doktorunuzun sizin için gerekli zamanı ve kaynakları ayırdığından emin olmalısınız.  Burnun anatomik yapısına hakim, estetik anlayışı doğru olan bir cerrah burun kemik ve kıkırdak yapısını, cilt kalınlığını ameliyat öncesi değerlendirecek, güvenli ve etkili bir tedavi planı gerçekleştirecektir.


2.   Her KBB yada Plastik Cerrah burun estetiği ameliyatı gerçekleştirebilir.
Burun estetiği ameliyatı söz konusu olduğunda, iyi bir cerrahın prosedürü gerçekleştirmesi çok önemlidir. Daha önce de belirtildiği gibi rinoplasti çok karmaşık bir işlemdir ve mümkün olan en iyi sonuçların alınması ve revizyon cerrahisi gerektiren istenmeyen komplikasyonları önlemek için, deneyimli ve kabiliyetli bir cerrah tarafından uygulanmalıdır.


3.            Burun estetiği ameliyatı geçirmiş burun, doğal görünmez.
Rinoplastinin amacı burnun görüntüsünü iyileştirmek ve daha dengeli bir yüz oluşturmaktır. Bu düsturdan uzaklaşmadığınız sürece ortaya çıkacak sonuç, elbette doktorun yeteneğini ve deneyimine bağlı olarak doğal ve doğala en yakın olacaktır. Bu noktada hastaların, burun estetiği ameliyatları yolculuğunda, doktorlarıyla işbirliği yapması, beklentilerini doğru ifade ederek, beklentilerinin gerçeklikleri konusunda açık olmaları çok önemlidir.

4.            Rinoplasti ağrılı bir ameliyat.
Hastalarımızın çoğu, burun estetiği ameliyatlarından sonra, bekledikleri kadar acı ve ağrı duyumsamadıklarını fark edince oldukça şaşırırlar. Ameliyat sonrası burunda oluşan hafif şişlik ve morluklar en fazla 10 gün içerisinde inecektir.


5.            Burun estetiği ameliyatı için istediğim burnu seçebilirim.
En sevdiği şarkıcının, sinema sanatçısının burnun aynısına sahip olmak isteyen pek çok hasta ile karşılaşıyoruz. Ancak her burun kendi içerisinde eşsizdir. Ve bir kişide çok güzel görünen bir burun, bir başka kişide iyi durmayabilir. Bunun nedeni herkesin yüz özelliklerinin birbirinden farklı olmasıdır. Bu nedenle her hasta için ayrı bir ameliyat planı tasarlanmalı ve uygulanmalıdır. Bu n
oktada hastaların beklentilerinin ne kadar gerçekçi olup olmadığı konusunda biz doktorlarında elbette emin olması gerekiyor.

Screenshot_6
KABIZLIĞIN ÇARESİ; PIRASA SALATASI 

KABIZLIĞIN ÇARESİ; PIRASA SALATASI 

Dr.Fevzi Özgönül  konu hakkında önemli bilgiler verdi.

Dr.Fevzi Özgönül ,”Akdeniz mutfağının önemli yiyecekleri arasında yer alan pırasa, özellikle böbreklerimiz ve sindirim sistemimiz için de son derece faydalı bir gıda maddesidir. Mesela; şiddetli kabızlık çekenler için pırasa salatası, mükemmel bir çözüm getirmektedir.’dedi.

Lahana, pırasa, kereviz, ıspanak, karnabahar gibi sebzelerin bol olduğu günleri yaşıyoruz. Bu sebzelerin her biri ayrı bir şifa, sağlık kaynağı.Fakat günümüzde bu tür besinlerin varlığını bile unutur olduk.

Günümüzde kıymetini bilemediğimiz sebzelerden biri de ”PIRASA”.Sağlık kaynağı bu sebze, potasyum, kalsiyum, demir ve fosfor bakımından oldukça zengin bir gıda maddesidir.Aynı zamanda, bol miktarda A, B1, B2 C ve E vitamini içerir. Pırasa, bütün bu özelliklerinin yanında hem böbreklerinizin rahat çalışmasına yardımcı olur, hem de içeriğinde bulunan taş oluşumunu engelleyici etkin madde sayesinde böbrek taşlarının oluşumunu da önler.”dedi.

Pırasanın faydalarını saymakla bitiremeyen Dr.Fevzi Özgönül sözlerini şöyle sürdürdü;

Pırasa ,safra kesesinin düzenli ve rahat çalışmasını sağlar. İdrar söktürür. Şurubu göğsü yumuşatır, öksürüğü keser. İştahsızlığı giderir. Mide rahatsızlıklarına iyi gelir. Romatizma, mafsal ağrıları, damar sertliği, böbrek hastalıkları, üremi ve idrar tutukluğunda faydalıdır. Suyu yüzdeki sivilce ve lekelere faydalıdır. Sinirleri kuvvetlendirir. Basur memeleri için faydalıdır. Arı sokmasında da kullanılır.

Sık sık tüketilecek pırasa yemeği, bağırsak florasını hem düzene sokacak, hem de kabızlığı yavaş yavaş ortadan kaldıracaktır. Eğer, kabızlık biyolojik bir sebebe dayanmıyor ise, beslenme şeklini değiştirmek gerekir. 

Şimdi gelelim kabızlık sorunu yaşayanlara önereceğimiz pırasa salatasının tarifine;

MALZEMELER

Pırasanın yeşil sapı

Sıcak su

Limon

Zeytinyağı

Kayatuzu

Yapılışı:

Pırasanın yeşil saplarını iyice yıkayın , sonra 4 parmak kalınlığında doğrayın,Bir kapta bir tutam kaya tuzu ile ovun,Üzerine sıcak suyu dökün 5 dakika bekleyin,Suyunu süzün,Sonra limon sıkıp zeytin yağı ekleyip salata gibi tüketin.

Screenshot_6
SIK GÖRÜLEN AĞRILARA DİKKAT !

SIK GÖRÜLEN AĞRILARA DİKKAT !

Beyin Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Op.Dr.Mustafa Örnek konu hakkında önemli bilgiler verdi.
Ağrı aslında bir uyarı sistemidir.Ağrılar 3 tiptir.Bunlar;Somatik, viseral ve nöropatik.Her üç tipte de ağrı akut ya da kronik olabilir.Akut ağrı kısa süren ve genellikle kolayca tarif edilebilen ve gözlemlenebilen ağrıdır.Kronik ağrı ise 3 aydan fazla süren ağrıdır.Bu ağrı tipleri aynı anda ya da tek başlarına ayrıca farklı zamanlarda hissedilebilir. 
En sık görülen ağrılar;Baş ağrısı,boyun ağrısı,omuz ağrısı,bel ağrısı,kas ağrısı ve sırt ağrısıdır.

Hayatın herhangi bir dönemde ortaya çıkan ağrılar sağlığı olumsuz yönde etkilediği gibi aynı zamanda günlük yaşamı da zorlaştırıyor.
Ağrı nedeniyle beyin cerrahisi Polikliniği’ne başvuran hastaların büyük bir bölümünü bel ve boyun fıtıkları ,bel ve boyun eklemlerinin kireçlenmesine bağlı faset eklem ağrıları ve sakroiliak eklem patolojileri oluşturmaktadır.

Muayene ve tetkikler sonrasında ameliyat gerektirmeyen bel ve boyun fıtıklarında ve faset eklem dediğimiz üst ve alt omurları birbirine bağlayan eklemlerdeki kalınlaşma ve kireçlenmelere bağlı ağrılarda radyofrekans tedavisi günümüzde güvenle kullanılmaktadır.

Yaklaşık 50 yıla yakın ağrı tedavisinde kullanılan radyofrekans yöntemi,ısı etkisiyle sinir blogu yaparak etkisini gösteriyor. Uzun zamandır ağrı tedavisinde kullanılan bu yöntemin iki türü mevcut. Geleneksel radyofrekans yönteminde dokulara sürekli akim verilerek 60-80 derece gibi sıcaklıklarda ısı etkisiyle sinir dejenerasyonu yapılıyordu. Bizim kullandığımız aralıklı (pulsed) yöntemde ise daha düşük ısı aralıklı olarak verilerek sinir ve çevre dokularda tahribat oluşmadan ağrı tedavisi hedeflenmektedir. Günümüzde artık kabul görmüş olan yöntemde kullanmakta olduğumuz  aralıklı radyofrekans yöntemidir.

Op.Dr.Mustafa Örnek ,”Radyofrekans yönteminin açık ameliyat ‘a göre çeşitli üstünlükleri bulunmaktadır. Radyofrekans uygulanan hastalar ortalama bir kaç saat içinde günlük yaşantılarına geri dönebilmektedir. Ayrıca kanama, enfeksiyon, sinir hasarı gibi komplikasyonlar bu yöntemde yok denecek kadar azdır.”dedi.

Screenshot_2
GÖÇ PSİKOLOJİYİ NASIL ETKİLİYOR ?

GÖÇ PSİKOLOJİYİ NASIL ETKİLİYOR ?

Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin konu hakkında önemli bilgiler verdi.

Göç, insanların çeşitli sebeplerden dolayı zorunlu ya da istekli olarak yaşadıkları yerden ayrılıp başka bir yerde yeni bir yaşam kurup orada hayatlarına devam etmeleridir. Genelde göçün insan üzerindeki olumsuz etkileri savaş, doğal afet ya da terör gibi ekstrem sebeplerden dolayı yerlerinden ayrılma durumlarına atfedilse de kendi isteğiyle daha konforlu bir yaşam sağlama umuduyla göç etmiş kişilerin de göçün getirdiği uyum krizinden etkilenebildiği görülmektedir. Göçün insan psikolojisi üzerindeki etkilerini ele alırken göçün nedeni, göç ederken yaşananlar, arkada nelerin bırakıldığı, yeni ortamda nelerle karşılaşıldığı, yeni ile eski ortam arasındaki kültürel ve toplumsal farkların yanı sıra iklim ve coğrafya değişiminin insan üstündeki etkisini değerlendirmemiz gerekir.

Göç edilen yerde yaşanan bazı sorunlar, örneğin konuşulan dili bilmeme, iş bulma güçlüğü, kültürel farkın büyük olması, sosyal statüde düşüş veya ev sahibi toplumun olumsuz tepkilerine maruz kalmak…vb bireylerin iç dünyalarına etki edip duygusal krizler yaşamalarına sebep olabilir. Tabii ki göç sonrası oluşan bu değişikliklerle baş etme ve uyum sağlama süreci bireyden bireye farklılık gösterir. Genelde araştırmalar yakın kültürler arası göçlerde yaşanabilecek psikolojik sorunların daha az olduğunu söylüyor. Ayrıca bireyin sosyal açıdan geniş bir yelpazeye sahip olması uyum sürecini kolaylaştıran bir faktör olarak görülüyor. Yine de yeni yerleştiği yerde bir sorunla karşılaşmayıp uyum sürecine iyi giriş yapmış gibi görünen bireyler bile sonuçta göç ettikleri yerde birer yabancıdırlar. Bu faktör yani sürekli bir ‘öteki’ pozisyonunda olma durumu kişinin aidiyet hislerini farklı ölçülerde etkileyebilir. Aidiyet ve kimlik, içinde yetiştiği kültürle harmanlanarak oluşur ve o kültürden kopulduğunda bir kayıp hissinin oluşması olasıdır. Bazı bireylerin yapısında bu kayıp hissi depresyon ya da anksiyete durumunun öncüsü olur. Birey bir yandan hala kendisi gibi olmak kültürünü korumak ister ama bir yandan da diğerleri gibi olup yeni kültür tarafından kabullenilmek ister. Bu iki gel git duygusal bir karmaşa yaratır. Daha genel çerçevede şunu söyleyebiliriz, insan sosyal bir varlık olduğu için bireyin çevreyle olan ilişkisi onun kendini yeterli ve değerli görmesi için çok önemlidir. Yeni çevreyle etkileşimlerinde önceki çevresi kadar değer görmediğini hisseden ve anlamlı ilişkiler kuramadığını düşünen kişinin kendine dair olumsuz yargılarda bulunup psikolojik olarak hassaslaşması olabilecek bir durumdur. Bazı kişilerde eğer değer görme ve yeterli hissetmekle ilgili çocukluk travmaları yer alıyorsa bu hassaslaşma daha sancılı yaşanır. Önemli olan bu hisler kemikleşmiş bir psikolojik rahatsızlığa doğru yol almadan müdahale edilmesidir.

Uyum sürecini kolaylaştırmak için bazı stratejiler uygulanabilir. Göç etmeden önce göç edilecek yer ile ilgili bilgi toplayarak az çok neyle karşılaşacağınız ile ilgili hazır olmak, yeni ülkenin dili ile ilgili bazı temel çalışmaları mümkünse taşınmadan ya da taşınır taşınmaz yapmak, yeni yerin kültürünü ve insanını keşfetmeye açık olmak, bu durumu yeni bir deneyim artı bir değer olarak görüp pozitif düşünmeye çalışmak ve insanlarla olabildiğince sosyalleşmek bunlardan birkaçı. Bazen ilk etapta kendi kültürünüzden ya da sizin gibi göçmen olan başka kültürden insanlarla sosyalleşme adımını atmak kolay gelebilir ama bunun alışkanlık haline gelip sizi yerel kültürden ve yerel insanlardan uzak tutmamasına dikkat edin. Ayrıca kendinize yeni taşındığınız yerde kariyer yapmak ya da dil öğrenmek gibi kişisel gelişiminize katkıda bulunacak hedefler koymak ve bunları aşama aşama gerçekleştirdiğinizi görmek yeni yerle aranızda bir bağ oluşmasını kolaylaştıracaktır. Bütün bunları yaparken hala köklerinizle de bağınız olduğunu hissetmek iyi gelir bu yüzden önceki yaşadığınız yerdeki dostlarınızla ve ailenizle iletişiminizi koparmamak ve bir destek mekanizmasına sahip olduğunuzu bilmek önemlidir.

Bütün bu stratejilere rağmen zaman geçiyor ve siz hala uyum sağlayamadığınızı düşünüyor ve psikolojik olarak kendinizi yıpranıyor olarak hissediyorsanız durum daha da ciddileşmeden bir ruh sağlığı uzmandan psikolojik destek almak gerekir. Destek alınacak uzmanın hem göç eden kişinin kültürüne hakim olması hem de göç edilen yerin kültürel özellikleriyle ilgili bilgi sahibi olması önemlidir. Terapi sürecinde danışanı kriz noktasına getiren başlıca olaylardan yola çıkarak bireyi rahatsız eden duygular ele alınıp zayıflayan ego işlevleri ve problem çözme becerileri güçlendirilerek danışanın ruhsal sağlığına kavuşması ve uyum becerileri gösterebilmesi yönünde destek sağlanır.Uzman Klinik Psikolog Sinem Gül Şahin,” Şunu kabul etmek gerekir ki göç sonucu belki de hayatlarında daha önce hiç temas etmemiş olan insanlar ve kültürler bir araya gelir ve hem göçmen hem de yerel halk açısından alışılmışın dışında bir durum oluşur. Bu duruma her iki tarafın da adapte  olmasının en temel yolu benim kültürüm üstündür bakış açısından uzak, ötekinin varlığını bir tehdit değil zenginlik olarak görecek bilincin çocukluktan itibaren bireylere aşılandığı sistemlerin çoğalmasıdır.”dedi.